top of page

Futbolda Yeni Trend: Teknik Direktörler Çağı



Yazan: Alper Erdem


90’ların sonları ve 2000’li yılların başlarında yüksek tirajlı gazetelerin futbol sayfalarındaki manşetler, büyük kulüpler arasındaki sansasyonel transferlerle dolup taşıyordu.

Şampiyonluklar ve kupaların kaderini, yeşil sahada ayağında top olan büyük yıldızlar çiziyorlardı. Ronaldo Nazario gol atıyordu, Zinedine Zidane asist yapıyordu, Paul Scholes oyunu yönlendiriyordu. Rio Ferdinand ve Paolo Maldini, takımları için en az Patrick Vieria kadar önemliydi.

Peki teknik direktörler? Onlar sadece büyük yıldızları doğru yönlendirebilen yöneticilerdi. Gösterişli yıldızlar spot ışıklarının altında ödüllerini havaya kaldırırken, sahne arkasında onları alkışlayan yöneticiler…


Yıldız Teknik Direktörler Çağının Başlangıcı


2001/02 sezonunda UEFA Şampiyonlar Ligi’nde Real Madrid bir kez daha şampiyon olmuştu. Milenyumun en büyük kulübü seçilen İspanyol ekibinde şampiyonluk kupasının içinde Zinedine Zidane, Raul Gonzalez, Luis Figo, Steve McManaman ve Roberto Carlos gibi yıldızların isimleri vardı.

Buna karşın teknik direktör Vicente del Bosque’nin son 3 yılda ikinci kez bu başarıya ulaştığı istatistiği sadece bir ayrıntıydı.

Aynı yıl İngiltere Premier Lig’de Arsene Wenger’in, Juventus’ta Marcelo Lippi’nin ve Bundesliga’da Matthias Sammer’in yaşadıkları veya yıllardır Sir Alex Ferguson’un yaptıkları da buna benzerdi. Hepsi dünyanın en zor liglerinde şampiyonluğa ulaşmışlardı. Her ne kadar bu şampiyonluklar onlara kulüplerinde ve görev yaptığı ülkelerde saygın bir konum getirse de hiçbiri takımlarındaki yıldızlar kadar büyük şöhret figürleri olmamışlardı.

Ancak 2003/04 sezonunda dünya futbolu için -en azından teknik direktörler tarafında- bir şeyler değişmeye başlayacaktı.

UEFA Şampiyonlar Ligi’nin mütevazi ama yetenekli kadrosuyla Porto kazanmıştı. Portekiz ekibi tarihinde bu başarıya ilk kez uzanıyordu. Buna karşın manşetlerde ne takımın stil sahibi 10 numarası Deco, ne savunma lideri Carvalho ne de golcü McCarthy’nin adı yazıyordu. Herkesin gözü, teknik direktör Jose Mourinho’nun üzerindeydi.

Futbolun, tesadüfleri ve hikayeleri ne kadar sevdiğinin bir kanıtı olarak İngiltere’de ise kariyeri boyunca Mourinho ile sürekli karşı karşıya gelecek olan Arsene Wenger sahnenin en parlak noktasına çıkmıştı.

2003/04 Premier League şampiyonluğu ne Arsene Wenger’in ne de Arsenal’in ilk şampiyonluğuydu. Buna karşın, bugün 70.doğum gününü kutlayan Fransız menajer, Premier League’i namağlup şampiyon bitiren ilk takımı yaratmış ve ona liderlik etmişti.

O dönemlerde bir teknik direktörün spot ışıklarının merkezinde yer alması için olağanüstü şeyler yapması gerekiyordu. Dünyanın en zor ligini hiç yenilmeden kazanmak veya kendinden kat kat büyük takımları eleyip Avrupa’nın en prestijli kupasını kaldırmak da bu olağanüstü şeyler arasında sayılabilirdi.


Şöhret Basamakları


Jose Mourinho ve Arsene Wenger’in aynı yıl içinde başardıklarından çok, bunu başarma stilleri dikkat çekiciydi. Teknik direktörlerin liderlik özelliklerinin olması gerektiği bir sır değildi. Elit isimler için taktiksel bilgi birikim ise zaten bir gereklilikti. Ancak bu iki isim, kendilerini en gösterişli biçimde sahnelemenin bir yolunu bulmuş gözüküyorlardı.

2003/04 sezonunun ardından teknik direktörlerin stilleri medyanın da ilgisini daha çok çekmeye başladı. Mourinho’nun Chelsea’ye gidişi ile Londra’daki rekabet Arsene Wenger – Jose Mourinho rekabetinin de eklenmesiyle iyice alevlendi.

Kameralar saha içinde olan bitenle ilgiydi. Ancak en az bir tanesi ise artık saha kenarını gözlüyordu. Çünkü oradaki yıldızlar da en az yeşil çimin üzerindeki kadar sansasyon vaat ediyordu.


Açılan bu yeni pencereden bakan kamuoyu, Bayern Münih’te Felix Magath’ın “komando eğitimi gibi” olan antrenmanlarının farkına varıyor, Carlo Ancelotti ve Roberto Mancini’nin stillerini kıyaslıyordu. Oyuncular hala ön plandaydı buna karşın teknik direktörler de artık daha görünürdü.

2008/09 sezonunda ise Jose Mourinho’nun yanına bir süper yıldız daha eklendi. Futbolun tesadüfler ve hikayelerle olan ilişkisinde Barcelona, takımın başına geçmesi için iki isim arasında kaldığında Portekizli Mourinho yerine İspanyol Guardiola’yı seçerek her şeyi değiştirmişti.

Futbolculuğunda spot ışıklarına alışkın olan Pep Guardiola, yedek kulübesinin önünde ışıkların parlaklığını bir hayli arttırdı. Barcelona ile ortaya koyduğu felsefe, dünya futbolunun sonraki 15 yılına da damga vurdu.

Barcelona kulübünün doğal rakibi Real Madrid idi. Barcelona Messi’ye, Real Madrid Cristiano Ronaldo’ya sahipti. Her anlamda rekabet eden bu iki kulüpten Barcelona’da teknik direktörün parıltısı da göz alıcıydı. Real Madrid bu anlamda da rekabet etmek için Jose Mourinho’yu getirdi.

Bu belki de tarihteki en çetin teknik direktör rekabetlerinden biriydi. Daha önemlisi, artık teknik direktörlerin rekabet ettiği çağın açıldığının habercisiydi.


Takip eden yıllarda süper şöhret teknik direktörler listesine Jürgen Klopp, büyük Alman kahkahasıyla katıldı. İtalyanların karizmasını Antonio Conte üstlendi. Daha sonra Carlo Ancelotti, kendini yeniden hatırlayıp yeni nesle yetişti. İspanya’da Diego Simeone, bir kulübü baştan yarattı ve felsefesini adıyla imzaladı.

Tarihin en büyük futbolcularından biri Zinedine Zidane ise teknik direktörken yaşadıklarıyla Los Galacticos’daki en parlak yıldız olmayı başardı.

Tarih boyunca kulüpler rekabet etmişlerdi. Sonrasında ise büyük yıldızların saha içindeki rekabetleri izlendi. Şimdiyse sıra teknik direktörlerin çağında. Kulüplerin giderek teknik direktörler için de en az oyuncular kadar bonservis bedeli ödemeye başlamaları bunun en büyük kanıtı.

Pep Guardiola’nın takımı, Jürgen Klopp’un takımı, Carlo Ancelotti’nin takımı, Mikel Arteta’nın takımı… Futbolda yeni dönem, kulüp isimlerinin teknik direktörlerin ardından bir gizli özne olacaklarının habercisi.

0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Commenti


bottom of page