Yeniden Başlamak: Enes Ünal’ın Dönüş Hikâyesi Özel Röportaj
Güncelleme tarihi: 28 Eyl
Röportaj: Ferhat Demirkıyık
Kariyerinin en parlak döneminde peş peşe gelen sakatlıklarla oyundan uzaklaştı; Premier Lig’in acımasız rekabetinde yeniden ayağa kalkmaya çalıştı. Şimdi ise kendisini en mutlu hissettiği, en çok sevildiği ve en iyi futbolunu oynadığı yerde yeni bir başlangıç yapıyor. Getafe formasıyla yeniden sahne alan millî futbolcu Enes Ünal, “Tekrar futbolcu olduğumu hissediyorum” sözleriyle özetlediği dönüş hikâyesini tüm açıklığıyla anlattı.
Futbolculuğunun ve kişiliğinin İspanya’da şekillendiğini belirten Ünal; Bournemouth’ta kaçırdığı fırsatlardan Avrupa Şampiyonası öncesinde yaşadığı kırılmaya, Premier Lig’in “futbolun NBA’si” olarak tanımladığı yüksek rekabetinden Millî Takım’daki santrfor baskısına kadar kariyerinin kritik dönemeçlerine samimi yanıtlar verdi. Arda Güler için “Onunla hangi forvet oynamak istemez?” diyen deneyimli golcü, Türk futbolunun genç oyuncu yetiştirme konusundaki en temel eksikliğine de dikkat çekti: “Bir futbolcu, oynayarak futbolcu oluyor.” Henüz 29 yaşında olduğunu özellikle vurgulayan Enes Ünal’ın mesajı ise net: Sakatlıkların gölgesinde geçen yılların ardından şimdi hedefi, üst düzey futbolda hâlâ fark yaratabileceğini önce kendisine, ardından sahaya yeniden göstermek.

Getafe, kariyerinde çok özel bir yere sahip. Yıllar sonra yeniden bu formayı giymek nasıl bir his?,
Çok güzel tabii. Geri döndüğüm için çok mutluyum. Son iki üç yıl benim için zor geçti; özellikle sakatlıklar ve istediğim süreleri alamamak... Küçük yaştan beri sürekli futbol oynamaya alıştığım ve 18-19 yaşımdan bu yana düzenli oynadığım için son iki üç yıl benim açımdan çok zor oldu. Bu dönemin ardından en mutlu olduğun, en çok sevildiğin ve en iyi performansını gösterdiğin yere dönebilme fırsatının çıkması çok güzel oldu.
İspanya'ya ilk gittiğin dönemden bugüne baktığında, İspanyol futbolunun sana kazandırdıklarıyla ilgili neler söyleyebilirsin?
Kariyerimin en uzun dönemi burada geçti. Hem İspanya'da adam oldum hem de İspanya'da futbolcu oldum diyebiliriz. Çünkü 16 yaşında profesyonel olarak oynamaya başladım. Bursaspor'da iki yıl çok fazla süre alamadım; daha çok sonradan oyuna girdim ve Şenol Güneş ile Christoph Daum dönemlerinde tecrübe kazandım. Ardından Belçika ve Hollanda'da geçirdiğim iki yıl, genç bir oyuncu olarak benim için öğrenme dönemi oldu. Ancak gerçek, üst düzey futbolla İspanya'da tanıştım ve uzun süre burada devam ettim.
İspanya futbolu bana birçok şey kattı. Çok çabuk oynanan, yüksek reaksiyon gerektiren ve detayların son derece önemli olduğu bir futbol var. Bunu İspanya Millî Takımı'ndan, Avrupa Ligi'ni ve Şampiyonlar Ligi'ni kazanan İspanyol takımlarından da görebilirsiniz. Oyun çok hızlı; detaylara büyük özen gösteriliyor ve top kaybedildiğinde verilen reaksiyon çok önemli. Bu, benim en çok öğrendiğim konulardan biri oldu. Modern futbolda forvetlerin savunmadaki rolü bakımından da bana çok şey öğretti ve beni modern futbola hazırladı. Artık savunma forvetlerden başlıyor. Bunun ne kadar önemli olduğunu Paris Saint-Germain'den ve İspanya Millî Takımı'ndan da görebiliyoruz.

Peki Bournemouth'a gittiğinde Premier Lig deneyimi sana, İspanya'ya kıyasla neler kattı? Orada bambaşka bir hava ve tempo var.
Fiziksel olarak güçlendim. Özellikle hem sakatlıklar hem de istediğim süreleri alamamam nedeniyle fitness salonunda çok uzun zaman geçirdim. Süre alamadığınızda daha fazla çalışıyor, ekstra koşular yapıyorsunuz. Orada fiziksel gelişim konusunda bana çok güzel detaylar öğrettiler.
Premier Lig futbolun zirvesi. Basketbolda NBA neyse, Premier Lig de o seviyeye geldi. Karşılaştığınız her takım ve bütün takım arkadaşlarınız çok üst düzey; sizin de o seviyede olmanız gerekiyor. Benim özelimde bir, ardından ikinci sakatlığı yaşıyorsunuz; geri dönmek için çabalıyorsunuz fakat istediğiniz süreleri bulamıyorsunuz. O tren kaçtıkça geri dönüş çok zor oluyor çünkü Premier Lig böyle bir lig.
Bunu bilerek gittim. Forvetler geliyor; altı ay içinde sonuç alınamazsa kulüplerin yenisini alabilecek bütçeleri var. Bu nedenle kısa sürede etkili olmanız ve performans göstermeniz gerekiyor.
Bana güzel bir plan anlatılmıştı. Sakatlıktan, çapraz bağ sakatlığından çıkıyordum ve devre arasında gidecektim. Takımda Solanke vardı. Sürelerim yavaş yavaş artacak, lige adapte olacaktım. Yazın da Avrupa Şampiyonası vardı. Yeni sezondan itibaren, Solanke ayrıldıktan sonra rekabette daha önde olacaktım. Gerçekten söyledikleri gibi oldu. Sezonun sonlarına doğru iki üç maça ilk 11'de çıktım; gol attım, asist yaptım ve güzel katkı veriyordum. Ancak Avrupa Şampiyonası öncesinde ayak parmağımın kırılması çok büyük bir talihsizlikti. Benim için en büyük yara o oldu. Ardından kulüp 40 milyon ödeyerek bir santrfor aldı ve işler değişti.
Avrupa Futbol Şampiyonası'na kadar uzanan sakatlık süreci ile ilgili neler söylemek istersin?
İlk çapraz bağ sakatlığından yedi ayda çıktım ve iyi bir dönüş yaptım. Yedi ay sonra ilk maçımı oynadım. İki üç maçta sonradan oyuna girdim; sekizinci ayda Osasuna'ya karşı ilk 11'de başladım ve maçı tamamladım. Ardından Bournemouth aradı. Transfer döneminin son haftası, ocak ayının sonu ile şubat ayının başıydı. Bana bu planı anlattılar ve Bournemouth'a gittim. Sezon sonuna kadar sakatlanmadım. Avrupa Şampiyonası'na hazırlanırken yaşadığım talihsizlik ise hayatın bir parçasıydı.
Bournemouth'tan önce bir de Manchester City deneyimin var. O süreci anlatabilir misin?
Orada plan çok netti. Henüz 18 yaşındaydım. Bursaspor'da iki yıllık tecrübem vardı fakat düzenli oynadığım bir dönem değildi. Bana güzel bir plan anlatıldı ve bu, Avrupa'ya açılma kapımdı. Manchester City gibi büyük bir kulübe gidiyorsunuz. Size, sezon başı kamplarına katılacağınız, ardından uygun takımlar bulunacağı ve gidip oynayacağınız söyleniyor. Gerçekten de öyle oldu.
İlk olarak Genk'e gittim. Genk beni satın almak da istiyordu ve kiralık sözleşmesini iki yıllık yaptık. Ancak teknik direktörle altı ay boyunca sıkıntılı bir dönem geçirdim. 'Burada yapamıyorum; bu olacak gibi değil, istediğim şeyleri alamıyorum ve rahat değilim.' dedim. Hemen başka bir seçenek bulup beni NAC Breda'ya gönderdiler. Hollanda İkinci Ligi'ndeydi ama şampiyonluk mücadelesi veren, çok hücum yapan ve sürekli topa hâkim olan bir takımdı. Genk döneminin ardından yeniden özgüven kazanabilmem için çok iyi bir adımdı. İkinci sezon ise Twente'ye kiralandım. Orada çok güzel bir sezon geçirdim ve kariyerim ilerledi. Benim için çok doğru bir hamle ve güzel bir yapıydı.
İspanya, İngiltere, Hollanda ve kısa süre de olsa Belçika... Farklı futbol kültürlerinde bulunmak bir futbolcunun gelişimine nasıl yansıyor?
Farklı şeyler öğreniyorsunuz. Her ligde, hatta her takımda oynanan futbol bile aynı değil. Örneğin İspanya Ligi'nde bizim oynadığımız futbol çok farklı. Biz savunmacı, çok agresif; rakibi bunaltan ve rahatsız eden bir takımız. Dolayısıyla farklı yerlerde oynamak, farklı şeyler öğrenmek açısından avantaj sağlıyor.
Ancak insanın karakteri, ne istediği ve nerede rahat hissettiği de önemli. Ben her zaman maceracı bir insan oldum. Küçüklükten beri yurt dışına çıkmanın ve farklı şeyler tecrübe etmenin hayalini kuruyordum. Bazı insanlar için bu zor olabilir; ailesine daha bağlıdır veya konfor alanında kalmak ister. Bu herkesin kendi tercihi. Her genci bu yola sokmak ve zorlamak da doğru değil. Aksi hâlde gençler çok sıkıntılı durumlara düşebiliyor.

Türkiye'de 17-18 yaşındaki genç bir forvetin gelişimindeki en büyük eksiklik nedir?
Futbol oynamak ve tecrübe edinmek. Özellikle yalnızca altyapı seviyesinde oynamak yeterli değil. Ben altyapıda dört beş yıl oynadım ve belki 200'den fazla gol attım. Ancak bu, kendimi gerçek anlamda test edebileceğim bir şey değildi. Belli bir yaşa geldikten sonra -bu 17, 18, 19 veya 20 olabilir- artık profesyonel futbolculara karşı kendinizi test etmeniz gerekiyor. Genç oyuncular için bu seçenekleri ne kadar çoğaltırsak, onlar da o kadar iyi gelişir. Eğitim ve altyapı elbette önemli ama bir futbolcu, oynayarak futbolcu oluyor.
İspanya örneğini her zaman veriyorum. İngiltere'deyken iki ülkeyi karşılaştırma imkânım oldu. İngiltere'de altyapıdan oyuncular A takıma çıkıyordu ve bazılarının hazır olmadığını görüyordunuz. Çünkü orada da sürekli U21 seviyesinde oynama kültürü var. Sonrasında League One veya League Two'ya iki üç aylığına kiralanabiliyorlar; bu güzel bir seçenek. İspanya'da ise örneğin Getafe B takımı, alt liglerde doğrudan yetişkinlere karşı oynuyor. Seviyenin kalitesi tartışılabilir ama her hafta kendisini bu işe adamış, futbol oynayarak para kazanmak isteyen yetişkin oyunculara karşı mücadele ediyorsunuz. Böylece olgunlaşıyorsunuz.
Bence en önemli şey bu. Kariyerimin özellikle gençlik döneminde hep bunu istedim ve aradım; hâlâ da arıyorum. Futbol oynamayı seviyorum ve oynamam gerekiyor. Şartlar ne olursa olsun oynamak istiyorum çünkü kariyer çok kısa. Bu tecrübeleri edinmek istiyorum ve bundan keyif alıyorum. Genç oyuncu için en önemli konu da bu.
Millî Takım seviyesinde istikrarlı bir santrfor konusunda uzun süredir sıkıntı yaşanıyor. Bunun temel sebebi nedir?
Türkiye'de maddi olarak büyük imkânlar var. Dünyanın her yerinde forvet ve kaleci seçimi özellikle önemlidir; bu mevkilerde çok iyi seçim yapmak gerekir. Takım sıkıntı yaşayabilir ama çok iyi bir kaleciniz varsa seviyeyi koruyabilir ve ligde kalabilirsiniz. Getafe'deki ilk sezonlarımızda da sıkıntı yaşadığımız dönemler oldu. Ben iyi sezonlar geçirdim ve çok iyi bir kalecimiz vardı; hâlâ da kalecimiz olan David Soria.
Aynı şekilde 15-16 gol atan, topu tutan ve hücum hattını iyi yöneten bir forvetiniz varsa takım olarak çok öne geçiyorsunuz. Türkiye'deki takımlar da bu nedenle hücum oyuncularına büyük paralar harcıyor ve yabancı forvet getirmeyi tercih ediyor.
Millî Takım forması giyen bir oyuncu olarak, bir forvetin üzerinde oluşan baskıyı nasıl tarif ediyorsun?
Normal bir baskı. Daha gençken bu durum benim için de sıkıntı oluşturdu. Gençsiniz ve Millî Takım'da çok süre alamıyorsunuz; beş, on veya yirmi dakika oynuyorsunuz. Gol atamadıkça bu durum üzerinizde baskı oluşturuyor. Ancak zamanla bazı şeyleri öğreniyorsunuz.
Millî Takım, bir Türk oyuncunun ulaşabileceği en üst seviye ve herkesin bulunmak istediği yer. Dolayısıyla baskısının ve insanların beklentilerinin çok büyük olması normal. Başınızı öne eğip çalışmanız ve elinizden gelenin en iyisini yapmanız gerekiyor.
Millî Takım'da birlikte oynadığın oyuncular arasında oyun profili bakımından seni en iyi tamamlayan isim kimdi?
Millî Takım'da hiç düzenli oynayamadım; asıl sıkıntı bu. 32 maçım var ama bunların çoğu hazırlık maçlarında ve sürekli değişen kadrolarda geçti. Aynı kadroyla yalnızca iki maç üst üste oynayabildim. Ermenistan deplasmanı ve içerideki Hırvatistan maçı vardı; Avrupa Şampiyonası elemeleriydi. İyi oynadığımı düşünüyorum. Kerem'e asist yaptım. Tam o dönemde düzenli oynamaya başlamıştım fakat ardından çapraz bağ sakatlığını yaşadım.
Şu anda ise çok iyi bir takım var. Örneğin Arda Güler'le hangi forvet oynamak istemez? Arda'yı Real Madrid'de veya Millî Takım'da ne zaman izlesem bunu düşünüyorum. Bizim takımda da sol ayağı çok iyi olan Ramón adında bir oyuncu var; içeri kat ediyor. Ona, 'Sen topu içeri çektiğin anda arkama bile bakmadan savunmanın arkasına koşuyorum.' diyorum. Çünkü bunlar özel oyuncular ve bir forvetin birlikte oynayabileceği en iyi profiller. Başları sürekli yukarıda ve topu istedikleri yere atabiliyorlar. Bir forvet için çok güzel bir özellik.
Dünya Kupası'ndaki performansımızı nasıl değerlendiriyorsun?
Turnuvalar çok kısa. Sallantılı başladığınızda toparlanmak zor olabiliyor. Ben Avrupa Şampiyonası tecrübesi de yaşadım. İlk maçı ev sahibi İtalya'ya karşı oynadık. Turnuvaya büyük umutlarla gitmiştik çünkü çok iyi bir eleme dönemi geçirmiştik. Ancak ilk maçta ev sahibine karşı oynuyorsunuz; inanılmaz bir futbol oynuyorlar, sizi domine ediyor ve paramparça ediyorlar. Ardından toparlanamıyorsunuz çünkü üç dört gün sonra yeniden oynamanız gerekiyor. Her şey bir anda yıkılabiliyor.
Turnuvalar böyle. İyi başlamak ve ilk maçlar çok önemli. İlk maçı bir şekilde kazansanız her şey çok farklı olabilir. Güçlü kalmaya çalışmak ve iyi başlangıç yapmak çok önemli. Bu açıdan biraz yaralayıcı olduğunu düşünüyorum.

Kariyerinde hâlâ gerçekleştirmek istediğin başka bir Avrupa macerası var mı?
Son yıllarda çok şey yaşadım. Zaten hep bu hayallerin peşinden koştum. 24-25 yaşlarında düzenli sezonlar geçiriyor, çok iyi gol sayılarına ulaşıyordum. İstediğim transfer de gerçekleşmek üzereydi. Ardından sakatlık dönemi başladı. İki üç yıl ağır sakatlıklarla geçince 'Geri dönebilecek misin, performansın nasıl olacak, oynayabilecek misin?' sorularıyla karşılaşıyorsunuz.
Getafe'deki hocamızla telefonda konuşurken, daha buraya gelmeden, 'Ben futbol oynamak ve üst düzey bir ligde hâlâ rekabet edebileceğimi, iyi şeyler yapabileceğimi yeniden kanıtlamak istiyorum.' dedim. Tek amacım buydu. Kimseye değil, özellikle kendime kanıtlamak istiyordum. Çünkü 29 yaşındayım. Bournemouth'ta bir anda 33-34 yaşında, kariyerinin sonuna gelmiş gibi bir konuma düştüm.
Teknik direktör bana güveniyordu, oyuna giriyor; savunma kornerlerinde görev alıyor, savunmaya yardımcı oluyor ve takım adına faul kazanmaya çalışıyordum. Sonra düşünüyorsunuz: 'Ben 29 yaşındayım. Kariyerimin en parlak dönemini sakatlıklarla geçirdim ama hâlâ yalnızca 29 yaşındayım. Bu böyle olamaz; kendime yeniden kanıtlamam gerekiyor. Hâlâ çok zamanım var.' Şu anda tek amacım bu. Yeniden keyif alıyorum, tekrar futbolcu olduğumu hissediyorum. Düzenli oynayabileceğimi kendime kanıtladım. Üstelik yalnızca haftada bir değil, arka arkaya üç günde bir maçlara çıktım. Bu nedenle çok mutluyum ve kafam rahat. Şu an çok uzun vadeli düşünmüyorum.
Son olarak Türkiye'deki altyapı oyuncularına ve genç futbolculara mesajın nedir?
İnanmaktan vazgeçmesinler. Hem takım arkadaşlarımdan hem de kendimden örnek verebilirim. Örneğin Zeki Çelik... İyi bir oyuncuydu ancak profesyonel seviyede kendisinden çok büyük bir beklenti yoktu. Geldiği seviye inanılmaz. Bursaspor'dan ayrıldı, üçüncü lige gitti fakat olağanüstü bir karaktere sahip. Futbol hayatımda, futbolcu karakteri açısından en çok saygı duyduğum isimlerden biri. Bir makine. Yıllardır Roma'nın sağ bekiydi, şimdi Juventus'ta. Bundan daha büyük bir örnek olamaz: Bir şeyi kafaya koymak ve sonuna kadar zorlamak.
Yusuf Yazıcı da öyle. Altyapıda birlikte oynadığımız dönemde yedekti ve çok fazla öne çıkmıyordu. O da çok büyük bir örnek oldu ve Avrupa'da çok iyi bir kariyer yaptı. Bunların hepsi örnek. Altyapıda çok iyi olabilirsiniz veya olmayabilirsiniz; kariyerinizin başında, ortasında ya da sonunda iyi olabilirsiniz. Hayatta başınıza sürekli bir şeyler geliyor: Yedek kalıyorsunuz, performans gösteremiyorsunuz veya sakatlanıyorsunuz. En önemli şey kendinize inanmak, çabalamak ve vazgeçmemek. Bu, hem genç oyuncular hem de bütün sporcular için geçerli.
Kariyerler ve hayat kısa. Gerçekten futbolcu olmak istiyorsanız her gün bu işe önem vermeli, bununla yaşamalı ve keyif almalısınız. Keyif almak çok önemli. Ben çok keyif alıyorum; futbolcu olmak benim için dünyanın en güzel şeyi. Aslında monoton bir iş: Haftalarınız belli ve her gün aynı şeyleri yapıyorsunuz. Futbol oynuyorsunuz ama belirli bir hedefe yönelik; sürekli taktik çalışıyorsunuz. Yine de bunların hepsi bana keyif veriyor. Sürekli kendini zorlamak ve gelişecek yeni şeyler aramak benim için çok değerli.





Enes Ünal'ın bu röportajı, bir futbolcunun kariyer yolculuğunun ne kadar inişli çıkışlı olabileceğini çok net gözler önüne seriyor. Sakatlıklarla boğuşan, Premier Lig gibi acımasız bir ligde tutunmaya çalışan ve henüz 29 yaşındayken "kariyerinin bittiği" algısıyla mücadele eden bir oyuncunun "Tekrar futbolcu olduğumu hissediyorum" demesi, aslında hepimiz için bir ders niteliğinde.
Özellikle genç oyunculara verdiği "Bir futbolcu, oynayarak futbolcu oluyor" mesajı ve Zeki Çelik ile Yusuf Yazıcı örnekleri, altyapıdan gelen gençler için çok kıymetli bir motivasyon kaynağı. Getafe'de yeniden kendini bulması ve Arda Güler gibi özel yeteneklerle oynamanın heyecanını dile getirmesi ise millî takım adına umut verici.
Umarım bu dönüş hikâyesi, sadece Enes için değil, benzer zorluklar yaşayan tüm sporcular için ilham olur. Kaleminize sağlık, çok güzel bir söyleşi olmuş. 👏⚽
Tek bir yatırım rakamı yok. Atina, Selanik ve popüler adalarda eşik en yüksek seviyede, daha az yoğun bölgelerde belirgin şekilde düşüyor. Ticari yapıların konuta dönüştürülmesi için ayrı ve genelde daha uygun bir kategori de mevcut. Minimum metrekare şartını atlayanlar sonradan sorun yaşıyor.
Oturum izni ile vatandaşlık aynı şey değil. En sık görülen yanılgı bu. Golden visa serbest dolaşım sağlar ve yenilenebilir; vatandaşlık ise ayrı, çok daha uzun bir süreç ve fiili ikamet şartı içeriyor. Amacınız seyahat kolaylığıysa oturum yeterli, ikinci pasaportsa planlama farklı olmalı.
Mülkü yerinde görün. Uzaktan alınan kararlar pahalıya patlıyor. Bağımsız değerleme masraf gibi görünür ama yanlış fiyatlanmış mülke takılmaktan ucuzdur.
Güncel eşikler ve detaylar: golden visa yunanistan